8 Mayıs 2015 Cuma

AYRILIK ÇANLARI ÇALDIĞINDA



Geçen hafta bir kafede oturmuş tembellik hakkımı kullanırken, yan masada oturan iki tane hanımın konuşmasına kulak misafiri oldum. Otuzlu yaşlarını süren bu iki hanımın bir tanesi sevgilisinden ayrıldığının haberini veriyordu arkadaşına. Arkadaşı, ayrılığın nasıl gerçekleştiğinin detaylarını iz süren bir dedektif gibi sorgularken, ben de dünyadaki en meraklı insanmışım gibi dinlemeye koyuldum. Ayrılan hanım mekan ve zaman detaylarını verdiktEn sonra ekledi ‘ Arkadaş kalmak istediğimi söyledim o da kabul etti.’ Benim için zaten filmin koptuğu nokta bu oldu. Onlar konuşmaya devam ettiler ama ben kendi beynimin labirentleri arasına keskin bir u dönüşü yapıverdim.
Oldum olası ayrıldıktan sonra dost kalabilen eski aşıklara hayretle bakmışımdır. Gıpta ile değil. Garip gelmiştir. Yaşanmışlıkların üzerine süngeri çekip, çok farklı bir boyutta birbirlerini kabul edebilme olgunluğunu gösterebilmek nasıl bir duygudur acaba? Genellikle, ayrılığa geçerli bir açıklama getiremediğimizde, kullanılan bir numaralı bahane de ‘Arkadaş kalalım!’ dır.
Bu sözden sonra illa ki, bir kişinin kalbi kırılacaktır. Bir kalbi kıran ve bir kalbi kırılan. Kısacası elde var bir kırık kalp. Eğer  bu söz kalp kırmamak için söyleniyorsa nasıl oluyor da birinin kalbi kırılıyor o zaman? Kim kimi kandırıyor? Bu sözü sarf ederek, vicdanını rahatlatarak arkadaşlığını karşı tarafa lütfeden kişi, ayrılmak istediği sevgiliye son bir jest mi yapıyor bunu söyleyerek? Ya da arkadaşsız kaldığı için, sevgili hanesindeki sayıyı azaltarak, arkadaş hanesine bir ekleme mi yapmak istiyor? Bu soruya mantıklı cevap verebilenlerin eski sevgilileri ile dost kalmayı başarabildiklerine inanıyorum. Merak ettiğim sevgili iken hissedilen duyguların, dost olunduğunda gerçekten buharlaşarak yok olup olmadığı. Yoksa acaba yüreklerin derinliklerine bunu gömerek, maske takıp sahtekarlığa mı bürünüyor insanlar? Hatıralar nasıl yüreği teğet geçiyor ? Beyin süzgeci nasıl oluyor da farklı bir boyutta var olmayı başarabiliyor? Zor olmalı.
Gönül yarasını sarmak için ne kadar bir süre geçer ki hemen arkadaş moduna geçilebilir ? Gerçekten bunu başarabilen insanlar varsa hayret ediyorum. Sevgili olarak hayatınıza katmak için bu denli çaba gösterdiğiniz kişiyi, ne diye arkadaş sınıfına sokmaya çaba gösterir ki insanlar? Arkadaş olmak bu kadar kolay mı? 

Sırrınızı, zayıflıkarınızı, sevinçlerinizi paylaşacağınız eski sevgiliden bozma bu yeni arkadaş ne kadar güvenilir olur ki?

Yürekten çıkarabildiğiniz, beynin kıvrımlarından atabildiğiniz kişi neden hayatınızda yer tutmaya devam etmeli ki? Bunun gerekli olduğuna inanmıyorum açıkçası.Yaşanmışlıklar güzelce rafa kaldırılabilmeli bence. Hayatlarımızdan çıkardığımız sevgililer, güzel bir anı olarak sürdürebilmeli hayatlarını. Bunu başarabilmiş eski sevgililer zaten arkadaş olmak için hayatınızda yer almak için çırpınmayacak kadar olgun ve kendilerine saygı duyan insanlardır. Harici ise zaten hayatınıza dahil olmayı hak etmezler. O yüzden ayrılırken dahi eski sevgiliye saygı göstererek ayrılmayı bilelim. “Sen benim için çok değerlisin, seni tam olarak kaybetmek istemiyorum artık arkadaş kalalım.” şeklinde bitirdiğiniz ilişkiden inanın bana, size ne eski sevgili, ne yeni arkadaş çıkar. 
Benden söylemesi.

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Kuru Kalabalık




Gülünesi Aşklar kitabında Milan Kundera şöyle der ;
“Kendine tek bir soru sor: İnsan gerçeği ne diye söylemeli? Bizi böyle yapmaya zorlayan ne? İçtenliği niçin bir erdem olarak görmemiz gerekiyor?”
Gerçekleri duymak çoğu zaman bizi rahatsız eder. Hep hazırlıksız yakalanırız.
Bir çoğumuz iç hesaplaşmalar sırasında yüzleşirken gerçeklerimizle, bazılarımız da beyaz yalanlara sarılmayı tercih eder. 
Oysa bize dayatılan hep dürüst olmamızdır.
Atasözlerine bakalım.
“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.”
“Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.”
“Dost acı söyler.”
Dost acı söylediğinden değil midir ki yüreğimiz kavrulur gerçeklerin gölgesinde?
Bu yüzden değil midir ki, kendi kozamıza sarınıp durmalarımız.
Kundera içtenliğin ve açıklığın erdem olup olmadığını sorgularken, ben başka bir sorgulamadayım. 
Birini incitmemek, üzmemek adına ya da çoğu zaman birileri tarafından ayıplanmamak için; kuru kalabalıklarda yaş olup yanmamak için söylediğimiz beyaz yalanlar.
“Ben de tam seni arayacaktım.”
“Aslında haklısın.”
“Bence kilo sana yakışıyor.”
“Amaann boşver o kaybetti.”
“Senden iyi eleman mı bulurlar?”
Erdem midir sevmediğimiz birine, beyaz yalan söyleyerek ona “Seni seviyorum” diyebilmek ?
Dudağına yerleştireceğiniz bir buselik tebessüm için onu kendi hayatınızda müebbete mahkum etmek.
Neden olmasın?
Siz gardiyan o mahkum rolüne soyunmuşken bir an durup bakalım.
Kimdir aslında o tebessüme mahkum olan?
Kimdir söylediği beyaz yalanların kalın duvarları arasında kendini güvenceye alan ?
Dokuz köyden kovulmayı göze alabilen cesur mudur?
Dosta acı sözler sarf ederken, onun yürek kırıklarını toplamasını izleyen gaddar mıdır ?
Yalancının mumu söner ya da sönmez, sönene kadar geçen zamanı kazanan becerikli midir ?
Eğer dürüstlüğün, içtenliğin ve açık olabilmenin erdem olup olmadığını sorgulamamız gerekiyorsa, o zaman bir soru da benden Kundera’ya.
Sen ki gözyaşlarının en iyi leke çıkarıcı olduğunu söyleyen Kundera; içten içe bilmez misin gerçeğin yolumuzu aydınlatıp, bizi karanlıktan çıkarıp alacağını? 
Bilirsin, bilirsin de işine gelmez.

Honca


Banu Avar'la Konuş(ma). Yazar Ömür Kurt.
Kültürel Soykırımı anlatan bir kitap.
Banu Avar ile geç kavuşmuşuz.
Ama peşideyim artık.
Sırada iki kitabı daha var okunacak.
Hangi Avrupa ve Böl ve Yönet.
Banu Avar ile ilgili çarpıcı bir hikayeyi anlatmadan önce kitaptaki bazı incileri aktarmak istiyorum.

** Oltadaki balık Türkiye
Nelson A.Rockefeller
1959 - 1973 New York Valisi
1974 - 1977 Amerika'nın 41. Başkan Yardımcısı

1956 yılında ABD Başkanı Dwight Eisenhower'a yazdığı mektupta, Türkiye'yi böyle tanımlıyor.

** 2008 Hollywood yapımı Iron Man isimli filmin daha başında seyirci şu sözcükleri işitir.
"Evet barışı severim. Ama o olursa işsiz kalırım." Tony Stark
(Filmde ülkesi için teknolojik silahlar üreten bir silah tüccarı, silahlarını Afganistan'da deniyor.)
İşin aslı da bu zaten. Zira silah sanayi, Batı ekonomisini ayakta tutan en temel organ. Dolayısıyla, filmde de "Bizim işimiz bu." diyorlar. Saldıracak bir yer yaratmazlarsa işsiz kalırlar. Fakat aynı zamanda kendilerini "yardımsever" göstermek zorundalar ki, zorluk içinde kalan her yer Amerika'yı kurtarıcı olarak bellesin.


** Kültürel bir yok edime bir örnek.
"Tabldot" un aslı "Honca" dır. Honca içinde ufak yemek bölmeleri olan bir tepsidir. Her bölmenin üzerinde bir kapak bulunur ve özellikle eski Türk düğünlerinin vazgeçilmez ikram sinisidir. Selçuklu ve Osmanlı zamanarından berikullanılmış olan bu özel tepsi, Avrupa'lılar tarafından alınıp modernleştirilerek !! "Tabldot" adı ile bize pazarlanmıştır.

** Bizim bazı "aydın" larımız, belli bir aşağılık duygusuyla büyüyor! Dayanacakları bilgi noktaları eksik! Batı demeyene aydın denemez, Doğu dersen aptallık edersin, zavallı duruma düşersin. Hep Batı demen lazım ki " aydın" olasın.

** Batı medeniyeti sürüsepet sanat eseri, büyük müzik, önemli teknoloji olduğu kadar, şu üç Allah'ın belası değil midir?
Sömürgecilik, dünya savaşları, çevre kirlenmesi
Atilla İLHAN


Banu Avar bize kimden miras ?
Yıllar önce İzmir Kadınlar Hapishanesi'ndeki mahkûm kadınlara akşam dersleri verilmesi kararlaştırılmıştı. Bir gün milli eğitim müdürünün odasına zayıf, ufak-tefek bir genç kız girdi.
"Ben bu dersleri memnuniyetle kabul ederim, efendim," dedi.
Müdür şaşırmıştı. Karşısındaki genç kız, okuldan yeni çıkmış, üstelik son derece de hassas bir insana benziyordu.
Müdür bir kez daha hapishanedeki tipleri gözünün önüne getirdi. Olacak şey değildi! Lakin düşüncesini belli etmedi.
"Peki, hoca hanım," dedi. "Bu işle meşgul olacağım. "İki hafta geçmeden, genç kız, soğuk ışıklar altında hapishane koğuşundaki akşam derslerine başlamıştı.
İşi bittikten sonra, ince pardösüsünün yakasını kaldırıyor, süngülü nöbetçilerin, zincirli kapıların arasından geçerek sokağa çıkıyor ve hızlı adımlarla evine koşuyordu. Hapishane müdürü de, milli eğitim müdürü gibi, hayretler içinde idi.
O kavgacı, o geçimsiz mahlûklar, genç öğretmeni hem sevmeye, hem saymaya başlamışlardı. Kadınlar hapishanesinde ilk defa böyle bir hava esiyordu.
Fakat işinde inanılmaz bir başarı gösteren kızın, bir süre sonra acayip bir suçla adliyeye götürüldüğünü görüyoruz.
Hakkındaki isnat: Misyonerlik...
Gittikçe kabaran dosyalar, hep misyoner öğretmenden bahsediyordu.
Neler de neler yapmamıştı ki:
Kadınlar hapishanesi derken, Kinder Garten Teşkilatında çalışmalar, çocuklara iyi insan olmak etrafında birtakım telkinler.
Bütün bunlar misyonerlik denilen şeyden başka ne idi?
İş o kadar dallanıp budaklandı ki, Atatürk meseleyi merak etmişti.
- "Bana misyoner öğretmenin dosyasını getiriniz," dedi.
Bütün bir gece o dosyayı inceledikten sonra, ertesi günü öğretmen  [Sıdıka] Avar'ı yanına çağırttı.
Genç öğretmen Atatürk'ün karşısına çıktığı vakit bir yaprak gibi titriyordu.
Atatürk, bu ufak-tefek kıza hayretle baktı.
- "Misyoner öğretmen sensin, öyle mi?" diye sordu.
Avar şaşırmıştı. Yavaşça, "Efendim, ben öğretmen Avar," diye fısıldadı.
Atatürk, o zaman genç öğretmene doğru parmağını uzatarak yüksek sesle şunları söyledi:
- "Hayır. Sen misyoner Avar'sın. Bana, senin gibi misyonerler lazım."
Ondan sonra da Atatürk fikirlerini açıkladı:
Bir toplum, daha ziyade aile yoluyla, bilhassa kadın yoluyla kazanılabilirdi. Genç öğretmen Doğu'ya gidecekti. Oradaki genç kızları, hatta bunların arasında hiç Türkçe bilmeyenleri bile toplayacaktı.  Onları, bu toplumun potasında yetiştirecekti; sonra bu çocuklan birer ışık huzmesi altında köylere gönderecekti.
Sözlerinin sonunda:
- "Git, memleketin içine gir, dağ köylerine uzan; orada bizden ışık bekleyen yarının annelerini göreceksin, dedi.
Genç öğretmen, içi içine sığmaz bir hâlde Atatürk'ün yanından çıktı.
İşte yıllar ve yıllardır Avar, doğu illerinden birinde Kız Enstitüsü Müdürlüğünde bu inanılmaz işle meşguldür.
Şimdi Elazığ, Tunceli, Bingöl çevrelerindeki halk, bu ufacık-tefecik kadından bir azize gibi bahseder. Onun hakkında iki yüze yakın mani, masal ve çocukların dilinde sayısız Avar şarkıları vardır.
O, yol vermez, geçit tanımaz dağlara at sırtında tırmanır, dağ köylerinden, çoğu esmer köy kızlarını toplar, onları kendi ceketine sarıp okuluna götürür.
Avar, Doğu'da gerçekten inanılmaz bir isimdir.
Dağ tepesindeki köylere bu masal kadının, öğrenci toplamak için gittiği zaman köylüler:
"Kızımı da götür, Avar!" diye atın üzengisine yapışıyorlar.
Şehre, Avar'ın okuluna gelen kızı, bir kere de üç-dört yıl sonra görünüz.
Ben, bir insan yaratma mucizesini orada gözlerimle gördüm

Hikmet Feridun Es
Hayat Dergisi 1957
Sıdıka Avar gazeteci Banu Avar’ın annesidir.

5 Mayıs 2015 Salı

KURTLARLA DANS



Nobel Barış ödüllü Sir Nicholas Murray Butler der ki;
Dünyada üç grup insan vardır.
1)     Bir şeyi ortaya çıkaran veya yapan ve bir şeyler için savaşan bir grup.
2)     Bir şeyin yapılmasını seyreden ve sadece konuşup yerinde sayan büyükçe başka bir grup;
3)     Neyin ne olduğunu bilmeden yaşayan muazzam bir kalabalık

İkinci tur cumhurbaşkanlığı seçim arifesindeyiz. Heyecan dorukta. Seçim arifesinde meydanların coşkusu, heyecanı, gençlerin çabası oldukça mutluluk vericiydi. Beni endişelendiren sandığa gitmeyen sessiz çoğunluk. Şimdiye kadar en az katılımın sağlandığı seçimde umarım ikinci turda katılım daha fazla olur.
Kendime sormadan duramıyorum.
Sandığa gitmeyen bu sessiz çoğunluğun oy vermemekteki gerekçeleri neler?
Bu gerekçelerin en başında inançsızlık ve ümitsizlik geliyor ki bu çok korkutucu. Sandığa gitmeyenlerin büyük bir çoğunluğu kızgın ve kırgın. Toplumun psikologları sayılan sosyologların bence bunu ivedilikle incelemeleri gerekiyor. Apolitik olmayı mı tercih ediyorlar yoksa pasif bir direniş mi sergiliyorlar? Tercihten çok geçen yıllar içerisinde sistemli bir şekilde mi bu yola itildiler?



Kgın ve kırgın oldukları için mi sandığa gitmiyorlar?
İşte bu noktada 26 Nisan günü kazanacak olan adayın bence bu insanları geri kazanması gerekiyor.
Demokratik haklar gereği, aramızdan birini seçerek “Sana topluma hizmet etme şansını veriyoruz” deme gücüne sahip olan bizler, neden inançlarımız doğrultusunda oy kullanmayız?
Bilinmesi gereken oy kullanmadığımızda, kimseden intikam falan alınmadığı.
Her birimizin, bu toplum için ne kadar önemli olduğunun farkına varmamız gerekiyor artık. Memleket bizim, burada yaşıyor bir yaşam mücadelesi veriyoruz. Varolma çabası içerisindeyiz. Daha da önemlisi çocuklarımızı büyütüyoruz.
Nasıl olur da onların geleceklerinde söz hakkı olma şansını, geleceklerinin mimarlarından biri olmayı reddederiz.?
Senin adayın, benim adayım kavgaları artık çağın gerisinde. Toplum olarak seçim yapma hakkımızın ne kadar önemli olduğunu ve bu hakkın kimse tarafından elimizden alınamayacağını hatırlamak gerek.
Uzun zamandır gözlemlediğim, bir korku sarmalı da seçim arifelerinde kendini hissettirmekte. İnsanlar destekledikleri aday ya da politik partiyi dile getiremez hale gelmişler. En küçük dost meclislerinde bile bu böyle. Bunun arkasında yatan sebepler, tahmin yürütmeye başladığımızda oldukça tedirgin ediyor insanı.
Oysa konuşmamız gerek.
Toplumun yapı taşlarını oluşturan bizler, konuşarak, tartışarak, memleket için en faydalı olabilecek adayı seçmeliyiz.
Sandığa gidip oyunuzu kullanın.
Bu memleket hepimizin.

Bahar başına vursun inşallah

Vursun ki aşk kıvılcımları yürekleri sarsın.
Vursun ki havaların ısınmasıyla şööööyyyllleeeee açılalım saçılalım.
Tek derdimiz yaza kadar kilo vermek olsun.
Gardropları da yenilemek lazım tabii. Ne de olsa kilolar gidecek!
Tatil planlarını masalara yayalım.
Okulların bir an önce kapanması için gün sayalım.
Yaz gelsin varsın! Biz kırkbeş derecede yayılalım.
Çiçeklerle, böceklerle baharı karşılayalım.
Sarı sarı papatyalar toplayalım sevgiliye.
Yol kenarında yalnız kalmasınlar diye.
Bahar geldi birinci cemre havaya, ikinci cemre toprağa , üçüncü cemre kafanıza düssün.
Ya da herhangi biri farketmez.
Çıkaralım sakladığımız mavi boncukları sandıklardan.
Önümüze gelene dağıtalım.
İki günde bir aşık olalım.
Sonra acaba ‘Aşık mıyım?’ diye kendimizi ve çevremizdeki herkesi bayalım.
Başımızda kavak yelleri essin.

Yüreklerimize bahar dalları serilsin.
Her maceranın sonunda ‘Olsun! Zaten ben bunları anı olsun diye yaşadım’ diyebilelim.
Aşk kadını olup, aşk adamlarını bulalım.
Aşk adamları olup, aşk kadınlarını bulalım.
Henüz yüzü olmayan, sesi olmayan aşıklarımız için hazırlanalım.
İkinci baharlar için yürekleri aralayalım.
Şair olup yazalım, şiir olup okunalım.
Sürsün zevk-i sefa.
Sorumsuzca, şımarıkca.
Boşverin! Nasıl olsa gelir aklımız başımıza.
Kışa daha çok var nasıl olsa.
Ne demiş ORHAN VELİ ?
Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.
Orhan Veli



Griler




Yakın dostlarla hayatı içeren sohbetlere daldığımızda, bana adeta ilaç gibi gelir.
Adeta ruhumun beslendiğini hissederim.
Bu sohbetler esnasında söz bazen yaşamın renklerine gelir.
Ve eleştirilirim.
"Hayat siyah ve beyazlardan ibaret değildir." derler bana "Griler de vardır."
Benim renk kartelamda sadece gri yok.
Hayat benim için net.
Gri bana soğuk duvarları hatırlatır.
Bahanelerimize sığınmak istediğimiz zaman, gri alanlar yaratılıyor gibi gelir bana.
Yaşım ilerledikçe belki ben de grilere ısınabilirim.
Bilmem.
Henüz değil ama.
Bakın Psikolog Aşkım Kapışmak "Yaşamda gri renk yoktur." yazısında, bu konu ile ilgili neler söylüyor.
Yazısından bir alıntı yapalım.

Hayatın iki rengi var ve biz bu iki renkten birindeyiz. Ya beyaz ya da siyahtayız. Zaman zaman yaşadıklarımıza verdiğimiz tepkiler bizim yerlerimizi değiştirir durur.
Bizi bu hayatta var eden, çoğunlukla da kaybeden egomuzdur. Ego; iki uçlu çalışır. Ya hayattan haz isteriz; en kazançlı iş, en güzel partner, lüks bir yaşam, sağlıklı ömür…
Ya da acıdan kaçmak ister; hayat bana istemediğimi vermesin, borçlarım olmasın, aldatılmayayım v.b.
Ama bunları düşünürken biraz kendimize bakmamız lazım. Biz hangi renkteyiz beyaz mı, siyah mı?
Siyah tarafta olan insan; tüketim insanıdır ve stres yüklüdür. Sürekli tüketen fazlaca hiperaktiftir.
Beyaz tarafta olan insan, üretim insanıdır ve sakin yaşar. Hayatta yük alan ve yük olan insanlar vardır. Eminim ki sizinde ailenizde, çevrenizde böyle insanlar vardır.
Karşınızdaki insanın isteklerine ters olan şeyleri söylediğinizde, ne yaparsanız yapın dediklerinizi kabul etmez. Aile de çok rastlanan bir durumdur. Anneler ve babalar çocuklarının isteklerine ters gelen şeyler söylediklerinde onların düşmanları olmaya başlarlar.
Bir insan egosunu kontrol edecek durumda değilse, hayatta doğruları göremez. O sürekli ona güzel gelen şeylerin peşinde koşar. Meslek hayatımda birçok eşle çalıştım. Onlara şunu fark ettirdiğimde yıkıma uğramışlardı; evli olmanız demek aile olduğunuz anlamına gelmez. Eğer birbirinize tahammül edemez hale geldiyseniz siz zaten evli değilsiniz. Aynı evin içinde bir kalabalık yığınısınızdır.
Siyahta olan insanlar sorunların hep dışarıda başkası tarafında kaynaklandığını düşünür. Bu sebeple de çözümü dışarıda arar. En büyük stres buradadır çünkü problem hiç çözülmez sadece yatıştırılır. Siyah taraf insanının arzuları vardır. Bunların peşinde koşar.

 
Aşkım Kapışmak, biz insanları renklendirmiş yazısında.
Yazısının geri kalanında da bu paralelde tavsiyeler var.
Son paragraf ise oldukça düşündürücü.

Yaptığımız ve yapacağımız en büyük yanlış, başımıza kötü bir olay geldiğinde şeytanın istediğini yapmak. Hemen olumsuz tepki vermek bu da egomuzdan gelir. Bu olumsuz tepkileri verdikçe, hayat böyle olayları başımıza sürekli getirir. Çünkü yaratıcının istediği bizim insan vasıflarına sahip olmamızdır. Bu yüzden doğru tepkileri verene kadar bizi sınav yapar. Bazılarımız buna ulaşır bazılarımız ulaşamayız. Hayatımızda kimse kötü değildir bizim kadar, hayatta kimse iyi değildir bizim kadar. Bu iki cümleden hangisi size yüzde yüz uygun? Eminim ki her ikisi de zaman zaman bize uyuyor.
Biri siyah biri beyaz…
Ama gri yok.